Son Dakika
Pazartesi, 16 Aralık 2019 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
28 Şubat’ta İstanbul’da Sağlık skandalı Kemal Özer
Bugün ‘28 Şubat’ yıldönümü. Bu lanetli girişimin 12. yıl dönümümde yazdığım olayların 13. yıl dönümünde benim başıma geleceğini söyleselerdi hiç tereddütsüz inanırdım.
Burası Türkiye olunca hangi sıfat ve güçte olursanız olun herkesin başına gelir bu tür uygulamalar.

 

Bu ülkenin anayasasında “adalet devleti” yazmıyor.

 

Ne yazıyor? “Hukuk devleti”

 

O hukuk devletinin kanunları da ‘don lastiği’ gibidir. İstediğin yerinden istediğin yöne sündür sündürebildiğin kadar.

 

Hani derler ya ‘bir hukuki meseleyi iki hukukçu tartışırsa üç görüş çıkar’ diye. Aslında işe bu cümleyi düzeltmekten başlamalı. Bu ülkede kaç ‘hukukçu’luk vasfına haiz var ki görüş ortaya çıksın.

 

Ben diyeyim bir elin parmağı siz deyin iki elin parmağı kadar.

 

367’cüleri hukukçu sayarak ne hukuka ne de ülkeye haksızlık etmek istemem.

 

Bu ülke sorunlarını kanun devleti olmaktan vazgeçip, adalet devleti olmaya karar verdiği gün, bitecek bir sorundan söz etmek istiyorum.

 

Elbette adalet devletine dönüştürmekte siyasetçi, bürokrat daha isabetli bir ifadeyle Ankara’nın yapabileceği bir iş değil. Onlar buna ne muktedir ne de niyetli. Bunu ancak bizler sağlayabiliriz.

 

* * *

 

Bendeniz mecbur kalmadan ne doktora giderim ne de ilaç içerim.

 

İmmün sistemi zayıf bir olarak zaman zaman rahatsızlıklar yaşasam da genellikle tabiî yöntemleri tercih ederek tedavimi yapmaya gayret ederim.

 

Dün gece 02:00 sularında şiddetli bir ağrı ile uyandım. Sol böbreğim öğle şiddetli ağrıyordu ki –bu acıyı çekenler bilir– hareket kabiliyetimi yitirmiştim.

 

Eğrilip doğrulamıyordum. ‘112 Acil Servisi’ arayıp yardım istedim.

 

Karşıma çıkan ve ismini vermekten imtina eden, yüksek yetkili, merhamet yoksunu bürokrasimiz, ‘trafik kazası ve ölümlü bir olay olmadığı dışında ambulans göndermediklerini ve böbrek hastalıkları için ambulans göndermeyeceğini kendi imkânlarımla gitmem gerektiğini’ belirtip yüzüme telefonu kapattı. Tekrar aradığımda da gördüm ki ne ‘Nuh’ demeye ne ‘Peygamber’ demeye niyetleri yoktu. Kendilerine yakışanı yapıp yüzüme telefon kapatıyorlardı.

 

Bunun üzerine ‘155 Polis’ aradım. İsmini de belirten kibar polis memuruna durumu anlattım. Kendi bana araç gönderebileceğini ifade etti. Amacım olayın kayda geçmesi olduğunu normal bir araçla gidebilecek durumda olmadığımı belirtikten sonra teşekkür ederek kapattım.

 

Bu kez bazı bakanlık bürokratlarını aradım. Nafile hepsi cepleri kapatmış.

 

Başbakanlık Alo 150’yi aradım, belki biri çıkarda halden anlar mı ki diye. O servis tümüyle horlayarak, ‘şimdi uyuyoruz. Mesai saatlerinde tekrar arayın’ diyordu.

 

112’nin Nöbetçi amirini aradım. Aynı hikâyeleri anlatmak istedi ama ‘tokum olduğumu bana gerekenin hikâye değil ambulans olduğunu’ söyledim.

 

Birkaç görüşme neticesinde birileri ikna oldu ve nihayet adresimi aldılar ve 15 dakika sonra bir ambulans geldi.

 

Araçtan inen bayan doktor, beni ambulansla götüremeyeceğini, koca Fatih İlçesi’nde sadece bir ambulans bulunduğu kendi imkânlarımla gitmem gerektiğini vs vs saygısız üslup ve ses tonuyla saydı döktü. (Şayet Fatih’te sadece bir ambulans var vay bu şehrin haline)

 

Biraz insafa geldi ve bu kez götürüyorum ama bu adrese bir daha ambulans çağrısı gelirse kendisinin beni asla ambulansa almayacağını bilerek bineme emir buyurdular.

 

Ambulans hareket etti. Her yer savruluyor. Dolap kapakların bir şeyler çarpıyor oksiyen tümünün aparatları bir o yana bir buna savrulup dururken ‘Hipokrat andı içmiş’ ama merhamet yeminden bihaber zatın homurtuları ile Vakıf Gureba’ya intikal ettik.

 

Sedye ile beni acil servisi götürdüler. Orada doktora bol Latinceli tıbbi terimleri döktürdükten sonra, aslında acil hasta olmadığımı fakat olay çıkmaması için bir emirle getirdiğini aktardı. O doktor cerrahi acile götürmelerini belirtti. Bu kez cerrahi acile intikal ettirdiler. Bu kez aynı cümleler o görevliye…

 

Beni umursamayan nöbetçi doktor, kayıt işlemlerini yaptırmadan bakamayacağını belirterek giriş işlerini yaptırmamızı emir buyurdular. Kendisine, nüfus kâğıdım yanımda yok, TC kimlik numaramı unuttum, ben hastayım ve öncelikle benimle ilgilenmesi gerektiğini evrak işleri sonra yapacağımızı söyledim ama aynı rahle-i tedristen ve bürokratik tornadan çıkmış oldukları için, ‘Bilgisayar sistemi ile çalıyoruz giriş yapılmadan tedaviye başlanmaz. Böylece öğrenmiş olursun’ şarkısını terennüm buyurdular.

 

Kılını kıpırdatmaya niyetli olmayan Hipokratçı arkadaşın emirlerini dinleyip acıdan kurtulmak için giriş işlemlerimizi yaptırdık.

 

Evrakları alınca emziğini almış bebek gibi görevlilere kan alma emrini lütuf buyurdular. Bir buçuk saat sedyede acı içinde bekledikten sonra tetkiklerimizin sonuçları geldi. Böbrek taşı düşürdüğümüz ve ileri derecede enfeksiyon geçirmekten olduğumuz belirtildi.

 

Serum iğne uygulamaları sonrasında nöbet değişimi olduğunu bizimle başka bir doktorun ilgilendiğini anladık reçetemiz yazılırken. Birde ne görelim bizi ambulansa almak istemeyen ekipten biri hastalanmış aynı ambulansla aynı servis getirilmişler.

 

Taburcu işlemlerimizi yapmak istediğimizde biliyorduk ki bizi bekleyen süprizler olacak. Yanılmadık. Şimdi Acil Sağlık Uygulamalarını test etme vakti gelmişti.

 

Bağkur’a borcunuz var. Masrafları nakit ödeyeceksiniz’ denildiğinde ‘paramız yok bu nedenle de Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliği'nden yararlanmak istiyorum’ dedim, faturamın kaç lira tuttuğunu bile sormadan. Memur bey gürledi, “ne demek o, bize öyle bir talimat gelmedi. O da neymiş.” Anladık ki işimiz var burada da. Israr ettik bakın şöyle bir yönetmelik var. Başbakan’ın bu konuda iki adet genelgesi var. Personel Genel Müdürlüğü’nün Sağlık Bakanlığı’nın SGK’nın genelgeleri var. O da diğerleri gibi hem Nuh hem de Peygamber demeye yanaşmayanlardan biriydi.

 

“Gidin başhekimlikle görüşün” diye gürledi. Sabahın yedisinde kime derdimizi anlatacaktık. Bizde anlatmadık zaten bindik bir taksiye yola revan olduk.

 

* * *

Hani Yahudi’nin biri bir komşuna borç vermiş. Ödeme vadesi gelince borçluyu bir telaş almış ama bir türlü Moiz Efendinin laftan anladığı yokmuş. Borçlu açmış pencereyi bağırmış; ‘Moiz efendi Moiz Efendi, benim sana borcum yok. Bildiğini yap!” Hanımı demiş “ne yaptın bey!” Borçlu, “yeter be, hep ben mi düşüneceğim biraz da Moiz Efendi düşünsün.”

 

Bizde öyle yaptık. Birazda devlet efendi düşünsün. Ama biz gereğini yapacağız. Nasıl mı yada sizinde başınıza gelirse neler mi yapmalısınız? Bu linke tıklayınız.

 

Şimdi Sayın Başbakan’a ve Sayın Sağlık Bakan’ına sorsak, ne bu hâl diye, sağlık reformlarını anlata anlata bitiremezler. Ama bizim sağlık reformuna değil, zihniyet reformuna ihtiyacımız var. Hizmet verenler sanki babaların hazinesinden sadaka veriyorlar. Nereden bilsin ki kendisi biizm için var ve asgari ücretlinin ödediği, öğrenciin otbüse binerken simit yerden verdiği vergilerle rızkını temin ediyor. Bilse de kimin umurumda. Sizi yakan ateş onu ısıtmıyor bile...

 

* * *

 

Unutmamalıyım ki bir yerin kalitesi ve hijyenini tuvaletlerinden anlayabilirsiniz. Beni götürdükleri Vakıf Gurba’nın acil servis tuvaletlerine Sayın Bakan kendileri girerleri mi çok merak ediyorum. Duvar yazıları, pislik, sabunsuzluk, peçetesizlik, böcekler, kapı kulları rezaleti, kapı kilitlerinin pisliği, atıklar, vs vs. Burası sağlığımızı emanet ettiğimiz yerler. Son sözümüz toplum menfaatine hiçbir eylemde göremediğimiz ancak ideolojik her konuda ahkâm kesen İstanbul Tabip Odası’na olsun. Buralarda sizin üyeleriniz çalışıyorlar. Bu sorunları çözmek aynı zamanda sizin de anayasal ve özel yasanızdan kaynaklana görevlerinizdendir. Biraz da yasal yükümlülüklerinizle ilgili işlere el atsanız.

 

01.03.2010 Bu yazi 15415 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri