Son Dakika
Perşembe, 6 Ağustos 2020 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Diyanet, ‘organ nakli’ne cevaz vermiyor! Kemal Özer
Diyanet İşleri Başkanlığı ise konuyu Din İşleri Yüksek Kurulu’na havale eder. Kurul 3.3.1980 tarihinde ‘Organ Nakli’ başlıklı bir fetva yayınlar. Kurul’un fetvasına geçmeden önce kararında çok dikkat çektiği bir noktayı dikkatlerinize sunalım.

Son yılların popüler konularından biri de beyin ölümü ve organ nakli olsa da mazisi oldukça eski. Ecevit’in Başbakanlığı döneminde sağlık sorunları ile ilgili ismi çokça tartışılan ve Ergenekon dosyasında değişik şekillerde ismi gündeme gelen ve son olarak bazı kimselerle siyasi parti kurulması çalışmalarını organize ettiği ileri sürülen, Özel Başkent Üniversitesi’nin Rektörü Prof Dr Mehmet Haberal 1980 yılında konuyu Diyanet İşleri Başkanlığı’na yazılı olarak sorar.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı ise konuyu Din İşleri Yüksek Kurulu’na havale eder. Kurul 3.3.1980 tarihinde ‘Organ Nakli’ başlıklı bir fetva yayınlar. Kurul’un fetvasına geçmeden önce kararında çok dikkat çektiği bir noktayı dikkatlerinize sunalım.

 

Kurul konun izahını yaparken Bakara 173, Maide 3 ve En'am 119. Ayet-i Kerimeleri ile tüketimi yasaklanan, Allah adıyla kesilmemiş murdar hayvan, kan, domuz eti, alkol vb şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılmasının yanı sıra “ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır” fetvası çok dikkat çekicidir.

 

Bugün ilaçların ezici bir çoğunluğunun bu maddelerden domuz ve alkolün kullanılmasının yanı sıra hayvan kanlarının özellikle hayvan yemi olarak kullanıldığına dikkatinizi çekmiş olalım.

 

Fetva’ya dönecek olursak, söz konusu fetva’da, en önemli eksiklik beyin ölümünün tanımlanmamış ve hiçbir yerde zikredilmemiş olmasıdır. Bu nedenle büyük hatalara ve bu fetvadan hareketle önemli yanlışlara neden olunması nedeniyle, Kurulun fetvasının bu açıdan göz geçirerek yeniden kalem alamsının zarureti ortadadır.

 

Söz konusu fetvanın sonuç kısmın ‘Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır’ denilerek şunlar sıralanmış:

a)      Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,

b)      Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,

c)       Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,

d)      Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,

e)      Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,

f)       Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.

 

Bu listeni ‘c’ maddesinde çok belirgin olarak ‘bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması’ koşulu getirilmektedir. Bu fetvanın en kritik aşaması burasıdır. Fetva başta kan olmak üzere organ nakline cevaz verdiği doğrudur. Lakin kan dışındaki organlar nakli için ‘ölmüş olma koşulu’ getirmektedir.

 

Hâlbuki ‘Organ Bağışı: Ya da çıkmadık candan ümit kesmek’ başlıklı yazımızda da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere ‘beyin ölümü’ hem tıp, hem hukuk, hem din açısında ölüm değildir. Hukuk açısı bir başka ayrıntı iken, tıbbi açıdan ölüden göz korneası hariç hiçbir nakil mümkün değildir.

 

Din açısından da ruh henüz hastanın bedenini terk etmediği ve destek ünitesi ile bile olsa (ki birçok hastada destek ünitesinden çıkarılınca yaşam faaliyetlerinin devam ettiği görülmektedir) yaşam devam ettiğine göre, ‘tam ölüm’ gerçekleşmemiş demektir. Bu durumda Din İşleri Yüksek Kurulu’nun organ nakli için olmazsa olmaz koşul olarak ileri sürdüğü ‘bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması’ şartı da gerçekleşmemiş olmaktadır. Bu nedenle de Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun organ nakli için verdiği iddiası da geçersiz kalmaktadır.

 

Tekrar etmekte yarar var ki, bugün organ nakli, ölüden değil diriden yapılmaktadır. Diriden kastımız beyin ölümü gerçekleştiği iddia edilen ve yaşamsal faaliyetleri devam eden canlı kişidir.

 

Bu konu netleştiğine göre şunu da belirtmekte yarar var. Önceki yazım sonrasında bazı dostlarım daha önce görmediğim Doç Dr Şahin Aksoy beyin Medimagazin’de yayınlanmış iki makalesini gönderdiler. Hocanın ‘20. Yüzyılın en büyük yanılgılarından biri: Beyin Ölümü’ başlıklı bilği verici yazısının üstüne ‘Ölü Bedenler Kamu Malı Olmalı’ başlıklı ürkütücü yazısını görünce şok oldum.

 

Hoca’da yazısında ifade ettiği üzere yeni yasa çalışmalarını bazı endişelerini ‘Bunun yersiz ve yanlış bir çaba olacağını, aile onayını yasadan çıkarmanın organını bağışlamış kişilerin kurtarılması için hekimlerin yeterince çaba harcamadıklarına dair hasta yakınlarının şüphelerini kuvvetlendireceğini, bunun tıbba ve hekimlere olan güveni sarsacağını ve bu yasanın, zaten az olan organ bağışı sayısını azaltacağını, söyledim’ şu cümleleri ile eleştiriyor.

 

Yazıda geçen çok çarpıcı tespitlere yer verdikten sonra hocanın görüşlerine de birkaç cümle ile cevap verelim.


“* Beyin ölümü teşhisi koyulan hastalar organları alınana kadar ‘yaşam destek makinesi’nde tutulur, idrar takibi yapılır, enfeksiyon ihtimaline karşı antibiyotik verilir, hatta kalbi durursa kalp masajı yapılır.

* Eğer anestezi yapılmazsa, beyin ölümü gerçekleşen hastalar organları alınırken neşter darbelerine tepki verir ve kan basıncı ile kalp atımı belirgin şekilde yükselir. İngiltere’de Norfolk ve Norwich Hastaneleri uzman anesteziyoloğu Dr. Phillip Keep 19 Ağustos 2000 tarihli Guardian gazetesine verdiği beyanatta “Beyin ölümü gerçekleşmiş kişinin organlarını alırken bıçağı vurduğunuzda nabız ve kan basıncı fırlar. Eğer hastaya anestezi vermezseniz hasta kımıldamaya başlar, kıvranır ve ameliyat etmek imkansız bir hal alır” demiştir.

* Literatürde beyin ölümü teşhisi konulan hamile kadının aylarca bu durumda kaldığı ve sağlıklı bir bebek dünyaya getirdiği ile beyin ölümü gerçekleşen bir çocuğun ‘yaşam destek makinesi’ne bağlı olarak ve gerekli beslenmesi yapılarak 14 yıla kadar hayatta kaldığı rapor edilmiştir.

* Beyin ölümü teşhisinde hata yapmak mümkündür. Örneğin GuillianBarre sendromu, hipotermi ve bazı ilaçlar ve toksinler beyin ölümü belirtileri verebilmektedir.

* Beyin ölümünün mutlak ölüm olduğunu savunan yazarlarının en temel savlarından birisi, beyinin bedendeki “en üst düzenleyici” olduğu, onun geri dönüşümsüz olarak hasarlanması ile yaşamın da sona ermiş olacağıdır. Oysa en az beyin kadar, kalp, karaciğer, böbrek ve diğer organlarda bedensel bütünlüğün ve hayatiyetin devamı için şarttır. Bunlardan her hangi birisinin “ölmesi” de diğer bütün organların iflası, dolayısı ile canlının hayatının sona ermesine yol açar.

* Kaliforniya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Pediatrik Nöroloji profesörü Shewmon, beyin ölümü kriterleri savunucularının temel dayanaklarından birisi olan, beyinin “bedenimizi bir arada tutan ana unsur” olduğu iddiasının tamamen tartışmalı olduğu, çünkü beyin ölümünün bedenin “dağılmasına” neden olmayacağını, dolayısı ile, klinik beyin ölümü durumunun ölümün biricik belirteci olarak tanıda kullanılmaması gerektiğini söylemiştir. Bedenimizi ‘bir arada tutan’ unsur kalptir. Ancak kalp öldüğü zaman veya bedeni terk ettiği zaman beden ‘dağılır’.

* 29.05.1979 tarih ve 2238 sayılı “Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun”un 5. maddesi “On sekiz yaşını doldurmamış ve mümeyyiz olmayan kişilerden organ ve doku alınması yasaktır” der. Ancak ülkemizde on sekiz yaşın altındaki beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin organları, bu yasağa rağmen, hekimlerin teşviki ve anne-babalarının onayı ile alınır ve medya da bunu ‘çarşaf-çarşaf’ haber yapar.

* Mevcut pek çok bilimsel veri ile beyin ölümünün mutlak ölüm olmadığı son derece açıktır. Aslında beyin ölümü sadece, böbrek yetmezliği veya karaciğerin iflası gibi bir prognoz göstergesidir.

* Beyin ölümü tanısı konulan hastalardan alınan organlar, esasında hâlâ canlı olan, kalbi atan, yardımla bile olsa nefes alıp-veren, kan dolaşımı devam eden, insan sıcaklığını taşıyan, hatta belki de ağrı duyan insanlardan alınmaktadır.

* Öyleyse, daha fazla organ kaynağı oluşturmak adına bu ‘varsayımsal’ ölüm tanımından vazgeçilmesidir. Eğer beyin ölümünün mutlak ölüm olduğu varsayımına devam edilecek ve bu hastalardan organ alınmaya devam edilecekse en azından organ bağışı yapan kişilere ve kamuoyuna, onlara organları alınırken anestezi (ve analjezi) verilmesi gerektiği, aksi takdirde irkilme ve kıvranmanın söz konusu olacağı, nabız ve tansiyonlarının yükseleceği söylenmelidir. Aksi takdirde, organlarını başkalarının yaşamını kurtarmak için verme fedakârlığında bulunan bu insanların uygun şekilde bilgilendirildiğinden söz edilemez. Bu haksız bilgilendirmeme ve samimiyetsizlik devam ettiği sürece insanların gönül rahatlığı ile organlarını bağışlamalarını beklemek boşunadır. Sağlık Bakanlığı’nın hazırlık içinde olduğu yasa değişikliği de toplum nazarındaki şüpheleri artırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.”

 

Hocanın yazısından alıntıladığımız bu bölümü okuyup hocanın beyin ölümünden organ nakline karşı olduğu düşünebilirsiniz. Aksi ne hoca organ naklinin şiddetli savunucularından Bu ancak hocanın bilim adamlığı ve farklı görüşlere duyduğu saygıyı gösterir.

 

Şahin hoca bir sonraki yazısında ‘organ nakli işi ile uğraşan kişiler için önemli bir sorun olan bu konuda bazı radikal kararlar alınmasının zamanı geldi de geçiyor diye düşünüyorum’ diyor ve ekliyor. “Kamu yararı gözetilerek ölü bedenlere - daha doğrusu ölenlerin organlarına - devlet tarafından el konulması diye tarif etmek mümkün

 

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun fetvasının da yanlış yorumlayan Aksoy işi bir adım daha ileri götürüp insan bedenini bir eşya ile bir tuttuktan sonra inanılması güç ve o kadarda ürkütücü bir şekilde organ bağısında bulunmayanlara ceza verilmesi önerisini getiriyor. İşte Şahin Aksoy’un tüyleri diken diken eden görüşünü ifade ettiği cümlesi:“Organ bağışı gibi soylu ve insan hayatını kurtarıcı bir eylemin gerçekleşmesini engelleyen yakınların bu talebini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda onlara bir ceza da vermelidir.”

 

Bu görüşün sahibine şu soruyu sorma hakkımız doğardı ve bizde e-postasına bir mesaj atarak sorduk ‘Acaba siz organ bağışında bulundunuz mu? Yanıtlarsanız sevinirim.’ Lütfedip ‘Kastınız beyin olumum gerçekleştikten sonra organlarımın alınması ise, tabii ki organ bağışında bulunmadım. Ama ben hayattayken organımı bir bağışlamak söz konusu olsa düşünebilirim” bu şeklide cevap verdiler.

 

Hocanın görüşlerine katılmamız elbette imkânsız olsa da beyin ölümü gerçekleştiği iddia edilen canlıların organlarının alınması konusunda keşke herkes hoca kadar açık sözlü ve dürüst olabilselerdi. Keşke.

27.08.2008 Bu yazi 17186 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Korona virüsü hakkında ne düşünüyosunuz?

 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri