Son Dakika
Cuma, 30 Temmuz 2010 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Sağlığımız da dere yatağında Prof Ahmet R Küçükusta
Bundan 35 sene önce, biz öğrenciyken de tıp eğitiminin pek çok sorunu vardı; bugün de var ve şüphesiz yarın da olacak. Üstelik bilginin artık arkasından yetişilmesi imkânsız bir şekilde çoğaldığı çağımızda bu sorunlar her geçen gün daha da artıracak.

Tabii bir de bunun sadece bizim değil tüm dünyanın çözmeye uğraştığı bir mesele olduğunu da unutmamak lâzım.

Tıp eğitiminin bazısı bilgi ve teknolojideki inanılmaz ilerlemelerden, bazısı tıbbın materyalistleşmesinden, bazısı ilaç endüstrisinden, bazısı sağlık politikalarındaki popülist uygulamalar ve yanlışlardan ve daha pek çok başka sebepten kaynaklanan aksaklıkları var. En önemlisi de tıbbın bir bilim olduğu kadar sanat olduğunun, tıbbın ancak hoca-talebe ‘usta-çırak’ ilişkisi ile öğrenilebileceğinin ihmal edilmesi, hatta hiç dikkate alınmaması.

Türkiye’ de tıp eğitimi konusunda bize özgü yanlışları, eksiklikleri ve aksaklıkları ve bunlarla ilgili çözüm tavsiyelerimi birçok kereler gazetelerde, dergilerde ve internet sitelerindeki yazılarımda dile getirdim.

Dün medimagazin adresindeki internet sitesinde tıp fakültesinden bu sene mezun olan genç bir doktorun ‘feryadını’ okuyunca konuyu yeniden ele almak istedim.

Genç meslektaşım bakın neler söylüyor:

‘’Ben şunu gördüm ki, sizler beni doktor ilan ettiniz ama ben doktor değilim, sadece tıp bilgilerini yarım yamalak kafasında oturtmuş, TUS’ a çalışırken elinin altında çoktan seçmeli bir soru değil bir insan olduğunu unutmuş, hastanenin iş yükü hafiflesin diye her türlü ayak işine koşarken sadece birkaç ay sonra kendi başına kalacağını ve doktor olacağını görmemiş ve ne kadar yetersiz olduğunu bildiği halde buna isyan etmemiş ve sözlü sınavlarda aldığı şişirilmiş notların büyüsüyle kendisini gerçekten doktor sanan birisiymişim.

Ne yazık ki artık yanılgıların geri dönüşü yok, tıp fakültesini iyi bir derece ile bitiren, klinik ve pratik anlamda etrafımdaki birçok arkadaşımdan hep daha iyi olduğu söylenen bir öğrenciydim ve o kapıdan elinde diploma ile gönderdiğiniz, annemi babamı kardeşimi ve çocuğumu emanet ettiğiniz ‘’hekim’’ arkadaşlarımdan ve en çok da kendimden korkuyorum. Durum tahmin ettiğinizden de vahim çünkü.’’

Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesinden bu sene mezun olan doktorlar arasında yapılan bir ankette 'Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?' sorusuna sadece yüzde birinin ‘evet’ dediğini de hatırlatmak isterim

SORUN HEKİM AZLIĞI DEĞİL

Sağlık Bakanımız ülkemizdeki sağlık sorunlarının en önemli sebeplerinin başında hep hekim azlığını gösteriyor. Avrupa ülkelerinden bizdeki durumun ne kadar feci olduğunu gösteren çarpıcı örnekler veriyor.

Söylediği yanlış değil. Elbette, kaç kişiye kaç doktor düştüğü önemlidir, ama ondan daha önemlisi doktorun kalitesidir! Ülkemizde öncelikle halledilmesi gereken sorun doktor eksikliği değil, doktor ve öğretim üyesi dağılımındaki dengesizlik ve tıp eğitimindeki yanlışlardır.

Büyük şehirlerimizdeki tıp fakültelerinde neredeyse hastadan, asistandan çok öğretim üyesi varken ve bunların birçoğunun ayda birkaç saat ders anlatmak dışında eğitime hiçbir katkıları yokken, yeni açılan tıp fakültelerinde ise öğretim üyeleri mumla aranmaktadır.

GELELİM NETİCEYE

Bir taraftan mevcut fakültelerin kontenjanları artırılıyor bir taraftan öğretim üyesi, laboratuarı, alt yapısı olmayan ‘tabela tıp fakülteleri’ açılıyor. Uzman sayısını artırmak için de uzmanlık süreleri kısaltılıyor.

Müjdeler olsun ki, yakın gelecekte bizde de kişi başına düşen doktor sayısı, elinde kapı gibi diploması olan ama ‘tansiyon ölçmeyi ve iğne yapmayı bile bilmeyen binlerce doktorumuz’ sayesinde Avrupa ülkeleri seviyesine gelecek.

 Sağlığımız, kafaları işlerine yaramayacak teorik bilgilerle dolu, ama pratisyen hekimliğin gerektirdiği bilgi ve becerilere sahip olmayan doktor yetiştiren tıp fakültelerine ve ‘Doktor sayısını artırırsak bu iş hallolur’ görüşünde ısrar eden Sağlık bakanımıza emanet.

Hepimize şimdiden büyük geçmiş olsun.

01.10.2009 Bu yazi 374 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5
Tarım Bakanlığı'nı...




 
  • ‘ABD elçisi beni tehdit etti’
    Eski Tarım ve Köy İşleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, timeturk.com’dan Kemal Özer’e çarpıcı açıklamalar…
  • GDO: Çağdaş Esaret
    Bu bir beslenme kitabı değil, karşı olup olmamakla ilgili bir mesele de değil! Bu kitap geleceğimizi ipotek altına sokmaya çalışanlara bir başkaldırıdır. Tohumumuza el konulduğu zaman biz köleyiz. Bu yüzden 'çağdaş esaret'"
  • Rafine şeker zehir, doğal şeker şifa
    Gerçek ortaya çıkıyor! Doğru ile yanlış birbirinden ayrılıyor... Rafine şekeri yersen, doğal şekeri yemzesen hastalıklar başlıyor. Peki, ama nasıl? Prof. Dr. Ayten Altıntaş iyilikgüzellik'in sorularını cevapladı.
  • Sabancı, derdine çareyi buldu
    Özdemir Sabancı'nın gelini, Demir Sabancı'nın eşi Aslıhan Koruyan Sabancı, 4 yıl önce 77 besine duyarlılığı olduğunu öğrenince, ülkemizde bugüne kadar yapılmayan bir kitaba imza attı. "Glütensiz Gurme Lezzetler" adlı çalışma, çölyak hastalarına ve besin duyarlılığı olanlara tatsız tuzsuz değil, tam gurmelere layık 170 lezzetli tarif sunuyor.
  • Kapitalizm, Deccal gibi
    "Deccal Tabakta" isimli kitabıyla gündeme gelen gazeteci-yazar Kemal Özer, GDO’ların ardındaki şirketlerin dünya hâkimiyeti peşinde koşarak ve ırk arındırma anlayışıyla Deccal gibi davrandıklarını söylüyor. Ancak peşinde koşulan amacın gerçekleşemeyeceğini hesap üstünde bir hesap olduğunu da belirtiyor.
  • Gerçek aşk, kalbe iyi geliyor...
    "Aslında kalp tek değil. Tanrı kalbi de çift yaratmış. Birisini size vermiş, birisini bir başkasına, arayıp bulun diye. Bulunca iki kalbiniz oluyor." Prof. Dr. Bingür Sönmez anlatıyor...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri