Son Dakika
Pazartesi, 9 Aralık 2019 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Tıp eğitimi yoğun bakımda Prof Ahmet R Küçükusta
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi 2008-2009 dönem birincisi Dr. Tuğba Akın mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada tıp eğitimi ile ilgili acı gerçekleri şu sözlerle dile getirmiş:

‘’Bizler siyasi dengeleri hala oturmamış, sağlık politikalarının sürekli değişiyor olduğu ve hekimine gereken değer ve imkânın verilmediği bir ülkede yaşıyoruz.

Aramızda bir anket yaptık. İntern hekimlerin birçoğu kendini birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışmak için yetersiz hissediyor. Birincil amacın pratisyen hekim yetiştirmek olduğu fakültemizde bu durumda amaç ile sonuç birbirine uymamaktadır.

Anketteki sorularından biri de şuydu: 'Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?' Çıkan sonuç aslında çok vahim. Sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet ediyor.

Bu fakültenin öncelikli amacı hekim yetiştirmek değil midir? O zaman neden bazı polikliniklerde hiç hoca görmeden, sabahtan akşama kadar sadece asistan hekimlerle hasta bakıyoruz? Neden bazı bölümlerde öğrenci pratiklerini öğretim üyeleri yerine asistanlar yaptırıyor?’’

Genç meslektaşım sözlerinde çok haklı. ‘Öğrenciler olmasaydı tıbbiyeyi ne güzel idare ederdik’ felsefesi ile eğitim yapılan tıp fakültelerinden başka ne beklenebilir ki?

Tıp fakültelerinin liseden farkı kalmadı

30 yıldan fazla süreden beri öğrenci, asistan, uzman ve öğretim üyesi olarak tıbbın içindeyim.

Tıp eğitiminin her geçen gün kötüye gittiğini görüyor ve geleceğimiz adına endişe duyuyorum.

Halen uygulanmakta olan eğitimin tek yararı var, o da tıp fakültesini bitirenlere TUS sınavına girme hakkını vermesi. Çünkü ezbere dayalı bu eğitim, ne pratisyen ne uzman doktor yetiştirmeye, ne de TUS sınavlarına öğrenci hazırlamaya uygun.

Meslek liselerinden bir farkı kalmayan tıp fakültelerine giren bir öğrenci daha ilk yılından itibaren uzman olmayı amaçlamakta ve tüm çabasını sadece TUS’u kazanmaya harcamaktadır.

Oysa ülkemizde doktorların en fazla %10’ unun uzman olabilme şansı vardır.

Eğitimdeki bu yanlış nedeniyle, kafaları işlerine yaramayacak teorik bilgilerle dolu, ama pratisyen hekimliğin gerektirdiği bilgi ve becerilere sahip olmayan, ‘tansiyon ölçmeyi ve iğne yapmayı bile bilmeyen doktorlar’ yetişmektedir, çünkü tıp sadece kitaptan okuyarak değil, mutlaka pratik uygulamalarla ve usta-çırak ilişkisi ile öğrenilmesi gereken bir bilimdir.

Öğretim üyelerinin sorumluluğu çok fazla

Eğitimin kalitesizliğinde öğretim üyelerinin de önemli sorumlulukları var. Tıp sadece okuyarak değil, mutlaka pratik uygulamalarla ve usta-çırak ilişkisi ile öğrenilmesi gereken bir bilim olmasına rağmen hocasının yüzünü bile göremeden mezun olan öğrencilerin sayısı her geçen gün artmaktadır.

Özellikle klinik dallardaki öğretim üyeleri için öğrenci ile uğraşmak tamamen bir angarya haline gelmiştir. İşini bilen öğretim üyeleri, öğrencilere ayıracakları zamanda hasta bakıp para kazanmayı, bilimsel yayın hazırlayıp akademik puanlarını yükseltmeyi, kongrelere katılıp bilgi ve görgülerini artırmayı (!) veya ilaç firmalarının gönlünü hoş tutacak aktivitelerde bulunmayı tercih etmektedirler.

Öğretim üyelerinin giderek özelleşmeleri de eğitimi olumsuz etkilemektedir. Çok spesifik konularla uğraşan öğretim üyeleri için öğrencilere temel bilgileri öğretmek çok can sıkıcı bir durum haline gelmiştir.

Çözüm önerileri

Tıp eğitiminin verimli olabilmesi için mutlaka yeniden yapılandırılması gerekiyor.

Kaliteli doktor yetiştirmenin birinci şartı, tıp fakültesine giren öğrencilerin pratisyen mi yoksa bir dalda uzman mı olacaklarının önceden, mesela ya daha fakülteye girerken veya 3 yıllık temel eğitimden sonra, belirlenmesi ve eğitimlerinin buna göre farklı olmasıdır.

Pratisyen olacaklara, uygulamaya ağırlık veren bir eğitim verilmeli ve bu doktorlar erişkin ve çocuk, dâhili veya cerrahi tüm hastalıkları pratikte önemli yönleriyle bilmeli, temel girişimleri ve temel tanı yöntemlerini çok iyi öğrenmeli ve yorumlayabilmeli ve özellikle de acil durumlarda uygulanması gereken tedavileri tam ve doğru olarak yapabilmelidir.

Öğretim üyeliği sözleşmeli olmalı, kimse devlet memurluğu kalkanının arkasına saklanmamalıdır. Üniversitelerde eğitimle ilgilenen özel öğretim üyeleri olmalı, bunlara anlattıkları ders ve yaptırdıkları pratik uygulamalara göre ücret ödenmeli ve yurt dışında bazı üniversitelerde olduğu gibi, öğrenciler öğretim üyelerine puan vermeli ve bu puanlar eğitimcilerin sözleşmesinin yenilenmesinde etkili olmalıdır.

30.06.2009 Bu yazi 3470 defa okundu
Sonraki:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6  -  7  -  8  -  9  -  10
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri