Son Dakika
Pazartesi, 16 Eylül 2019 | Anasayfam yap | Favorilerime ekle    
Anne sütü bankacılığında ekonomi-kültür-siyaset Nazife Şişman
Sağlık Bakanlığı, geçen hafta Türkiye’nin ilk anne sütü bankasının İzmir’de açılacağını duyurdu. Türkiye’de ve neden şimdi sorusunu henüz net bir şekilde cevaplandıramıyorum, bazı sezgilerim olsa da. Fakat net olarak bildiğim bir şey var: Bu girişim, siyasi ve iktisadi arka planı olan bir anlayışın sonucu.

Sanki anne sütünün, annenin bedeni dışında da olsa vazgeçilmezliği ile ilgili vurgu salt “bilimsel” bir gerçekliğe dayanıyormuş gibi –ki böyle salt bir gerçeklik söz konusu olabilir mi, o da ayrı bir tartışma konusu– Diyanet’ten ve diğer dinlerin temsilcilerinden görüş alınmasını hayretle karşılayanları ben de hayretle karşılıyorum. Din adına konuşan mercilerin, böyle çok boyutlu konularda genelgeçer fetvalar yayınlamasının bizatihi siyasî olduğunu düşünmeme rağmen.

Çocukların beslenmesi elbette hem iktisadî ve toplumsal hem de kültürel ve dinî bir meseledir. Hep öyle olmuştur. Bu yüzden siyasî/toplumsal bir tartışma gerçekleşmeden bir oldu bitti ile süt bankasının tesis edilmesi, ciddi bir dayatma olarak görülebilir ancak. Çocuğun beslenmesi hep kültürel ve dinî bir mesele olmuşsa da modern devletin doğuşu ile birlikte bebeklerin nasıl besleneceği ekonomi politiğin konusu olmaya başlar. Çünkü müstakbel vatandaşın sağlığı ve nüfusun bizatihi ulusal bir güç oluşu gibi meseleler modern devletin merkezinde yer alır. İşte bu sebeple bazı tarihî zamanlarda nüfus artış oranını yükseltmek, bebek ölümlerini azaltmak ve toplumu yenilemek için kadınlardan bebeklerini emzirmeleri istenir. Ama bazen de ulus-aşırı şirketlerin baskısı nedeniyle bebeklerini, göğüslerine bastırmaktan vazgeçip biberon aracılığıyla yapay sütler ve mamalarla beslemeye yönlendirilirler. Marilyn Yalom bu siyasetin idarî, ekonomik, dinî ve sağlıkla ilgili pek çok etkenden kaynaklandığını söyler “Memenin Tarihi” adlı kitabında.

Anne sütünün sanki hiç iktisadi bir temeli yokmuş da sadece bebeklerin sağlığını hedefleyen bir düzenlemeymiş gibi bankalarda depolanmasının sosyo-politik ve sosyo-ekonomik arka planını kavrayabilmek için
1- anneliğin ve bebek beslemenin tıbbileştirilmesini;
2- 1960’lı ve 70’li yıllardaki yapay mamalar ve biberonla beslenme üzerindeki vurguyu;
3- anne sütünün, emzirme eyleminden ayrıştırılarak metalaştırılma sürecini hatırlamamız gerekiyor.

19. yüzyılda başlasa da yirminci yüzyılda annelik ve bebek büyütme, tıbbileştirmeye maruz kaldı. Artık anneler istedikleri saatte değil, doktorların tavsiyesine göre belirli aralıklarla emzirmeliydiler bebeklerini. Tabii ki bu bilimsel tespitle, kadınların evin dışında çalışma serüveni arasında bir paralellik kurmak zor değil. O dönemde bebek ölümlerini engellemek için imdada çağırılan, bugünkü gibi “doğal olduğu iddia edilen anne sütü” değil, aşılar, hijyen, aralıklı besleme vb. tıbbi yöntemlerdir. Bebeğin beslenmesinin tıbbileştirilmesi yirminci yüzyıldaki bilimsel anneliğin önemli bir parçasını teşkil eder. Bu paradigmada kadınlar, doktorların uzmanlığına teslim olmalıdırlar; bebeklerini öyle geleneksel yöntemlerdeki gibi gelişigüzel emzirmemelidirler. Bu tıbbileşme yirminci yüzyılın ikinci yarısında sezaryenle desteklenerek ilerler ve kadınlar çocuk dünyaya getirme ve büyütme sürecindeki otoritelerini kaybederler.

‘BİLİMSEL SÜT’ DÖNEMİ

1960’larda ABD’nin desteklediği Barış İçin Gıda Programı, üçüncü dünyayı endüstriyel olarak üretilmiş süt tozuyla tanıştırır. Bu tanışmada iddia şudur:

Tekno-bilimsel olarak daha iyi bir şey yok! Uluslararası yardımın önayak olduğu paketlenmiş bebek sütü programları 1970’lere kadar sürer. Bu arada Nestle gibi şirketler bebek maması piyasasını geliştirmek için kolları sıvamıştır bile. Bebek mamasının pazarlanmasında izlenen stratejiler sonucunda, mesela Brezilya örneğinde emzirme kültürü kısa sürede dağılır. Nancy Scheper-Huges’un tespitine göre, emzirmeye dair bilginin kaybıyla ilgili ikinci etken, yoksul kadınların sınırlı geçim tarımından (kentte ev hizmetinin günümüzdeki biçimleri de dahil olmak üzere) gündelik işlere geçmeleri ve girebildikleri işlerde bebeklerini emzirme şansı bulamamalarıdır.

Bu arada gecekondu yurttaşlarına hizmet veren bakkalın rafları, bebekler için “bilimsel” olarak hazırlanmış sütün her türlüsüyle dolup taşmaktadır. Özellikle babaların babalık davranışları kökten değişim gösterir. Yaratılan maddi/göstergesel ritüellerle ve bebeklerin sütünü sorumluluk sahibi sevecen annelerin göğüslerinden, şirket ve devlet uyarılarıyla dolup taşan ve sorumluluk sahibi sevecen babaların eve getirdiği paketlere taşıyan pratikler, çok dikkat çekicidir.

Brezilya’nın gecekondu mahallelerinde, yani favela’da babanın babalığını tesis eden ve meşrulaştıran sperm değil, “baba sütü”dür artık. Bir babanın çocuğu ve kadını üzerinde hak iddia etmesini sağlayan simgesel alışveriş, bebeğin bir haftalık Nestogeno’sunu (epey değer verilen mavi kutulu bir Nestle ürünü) eve getirmesidir. Scheper-Huges’un bu sonuçlara vardığı çalışmasının başlangıç noktası bu gecekondu bölgelerindeki yüksek bebek ölümleridir. Sonunda tespiti ilginçtir: Bebek emzirme pratiği bırakıldığı için artmıştır bebek ölümleri. Bebekler ishal olduğu ve susuz kaldığı için hayatlarının ilk yılını dolduramamaktadır. Ve Scheper-Huges, “bebek ölümünün modernleşmesi” dediği bu durumun, üçüncü dünya ülkelerine uygulanan kalkınma planına içkin olduğunu iddia eder. Yani yapay süt;

D. Harraway’in ifadesiyle “bütün tarihsel/doğal/teknik karmaşıklığı içinde bir üreme teknolojisi”dir. Üçüncü dünyaya hayırseverlik etiketi altında pazarlanan bir nüfus politikası aracı olarak bile görülebilir.

Yeni dünya düzeninde yoksul kadınlar neden emzirmeyi bırakmaktadırlar? Bu soruyla birlikte tekno-bilimsel yapıyla işbirliği halindeki sermaye akışının, ebeveynliğin ritüellerini, yani nasıl iyi anne ve iyi baba olunacağına dair tanımları kökten değiştirdiğini dikkate alan cevaplar vermek gerekir. Bu sorulardan yola çıkan Scheper-Huges’un, Brezilya’nın ekonomik mucizesi dahilinde anne sütü, ishal ve aile oluşumuyla ilgili anlattığı çarpıcı öykü, bize bugünkü süt bankası tesisi ile ilgili de isabetli sorular sorma imkânı veriyor.

Günümüzdeki anne sütü bankası uygulaması, hangi kalkınma planına içkindir? Bu soruyu sormazsak, konuyla ilgili dar bir alanda paslaşmaya devam ederiz. Bu yüzden küresel iktisadın, canlı parçalarını (kan, doku, hücre, organ, embriyo, sperm, yumurta vb.) metalaştırma sürecine anne sütünü de dahil eden büyük planını görmek zorundayız. Hem materyal hem de pratik süreç bakımından organik imkânlar sunan süt annelik kurumu yerine, yabancılaştıran, metalaştıran, finansallaştıran “banka” tercihini ancak o zaman “anlayabiliriz” (Zaman)

BU MAKALEYİ SESLİ DİNLEYİN

17.03.2013 Bu yazi 2284 defa okundu
Sağlık Bakanlığının televizyon ekranlarında konuşacak kimselerle ilgili 'Ekran Sertifikası' girişimini nasıl buluyorsunuz?




 
  • Bir kıyamet silahı: GDO
    Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Söz Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer ile son yılların en tartışmalı konularından biri olan GDO’yu konuştuk. Kemal Özer ile sohbet tadında gerçekleştirdiğimiz Röportajımızda GDO’nun insanlığa ne tür zararlar verdiğini, aşıların neslimiz açısından nasıl büyük tehlikeler saçtığını, modern hayatın getirdiği hastalıklara, Modern Tıp olarak bilinen Rockefeller Tıbbı’nın neler getirdiğine, tohum konusunun önemine, Dünya nüfusunu azaltma planı uygulayan “Şeytani Akıl”ın ne tür tuzaklar kurduğunu ve Türkiye’de Gıda ve Tarım alanının ne durumda olduğunu ele aldık.
  • Etyen Mahçupyan: Modern tıp çok kibirli
    Gazeteci Etyen Mahçupyan tıp dünyasını pek çok hekimden daha iyi tanıyan isimlerden biri. Alternatif yaklaşımları yakından takip eden ve modern tıp yöntemlerini “beyaz mafya”, “Ortodoks tıp”, “modern dünyanın şamanları” gibi iddialı kavramlarla eleştiren Mahçupyan ile dosya konumuz kapsamında SD’nin yeni sayısı için konuştuk.
  • GDO zararsız diyen yalan söylüyor!
    Yeni yönetmelik ile artık yüzde 0,9'a kadar GDO içeren besinler serbest bırakılıyor. Bu besinlere kanunlarca yasaklanmasına rağmen, bebek mamaları da dahil...
  • Gıda politikaları milli güvenlik meselesidir
    “Tohum, su, toprak, aşı, ilaç dünyanın en etkin, en ölümcül, en siyasi ve en tehlikeli sessiz silahlarıdır” bu sözler, gıda ve tarım teması üzerinde Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerden biri Gıda Hareketi Lideri Kemal Özer’e ait.
  • Şehirler arası su savaşı çıkacak!
    Prof. Mikdat Kadıoğlu, gelecekte yaşanaca meteorolojik felaketleri anlattı
  • Endüstriyel sütteki gizli tehlike!
    Onkolog Dr. Yavuz Dizdar'dan süt ve süt ürünlerin, kanser ve GDO hakkında çarpıcı tespitler...
Diğer mülakatlar:
1  -  2  -  3  -  4  -  5  -  6
Copyright © 2009 Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Sitemizdeki bilgilerin her hakkı yazarı ve kaynağına aittir. Kaynak gösterilerek kullanılabilir
Yazılım ve Görsel Tasarım: İnforce Bilişim Teknolojileri